SeS SEDA ***Bir Bilen Arıyorum***


                                         BİR BİLEN ARIYORUM


***
    Çiçekleri severim. "Hangi çiçekleri" diye birileri soracak olursa; "Çocukluğuma en güzel kokularını yayan çiçekler " derim. Kartopu mesela; Ortancaya benzer ama farkı, ağaç çiçeklerden olması. Ha bir de benim bildiğim rengi önce açık yeşilimsi açar, olgunlaştıkça beyazlaşır ya da ben sadece bu türünü biliyorum. Ortanca gibi yuvarlak ve taneli olur. Aslında sardunya çiçeği de benzer biraz kartopuna. Açık ara en sevdiğim çiçekler sardunyalardır. Hele ki beyaz sardunyanın ayrıcalığı da vardır benim için. Ancak nedenini bilmem. Belki tetikleyen bir an olmuştur geçmişimde. Kimbilir...

     Kartopu ağacı gibi beyaz zambaklar da yine o yan komşunun bahçesinde yetişirdi. Kokusunu unutmak hiç mümkün olmadı, olmasın da zaten. O yıllarda çok moda olan beyaz zambak kolonyaları da yok artık. Hey gidi hey! O zamanlarda seksen derece limon kolonyası serpmek gelen misafire prestij meselesiydi. Oysa beyaz zambak kolonyası tartışmasız şimdilerin deyimiyle her daim TopOn liste başıydı.

     Bizim bahçemizde, anneannemin gözü gibi koruduğu pembe renkli tokmak gülü vardı. Hiç iki tomurcuğun aynı anda açtığını göremedik yıllarca. Belki de üç dört güle bedel bir büyüklükte açmasındandır doğurganlığına saygısı. Ama mahallenin en popüler gülü de yine bizim bahçemizdeydi. Pembenin içine iki damla lila renk boya damlatılmış gibi bir rengi olan reçellik güller. Duvarın kenarını boylu boyunca kaplardı her sene. Komşulardan bazıları gelir yolar götürür reçel yapardı. Anneannem ses etmese de durumdan hiç memnun kalmazdı. Bir keresinde o da toplamıştı; "Nasıl olsa konu komşu nasiplenir, kendi çiçeğimizi kendimiz seyredemeyiz. Bari bu yıl reçeli ben yapayım da bizim çocuklar da yesin." diye söylendiğini hatırlıyorum. 

     Epeyce uğrasmıştı anneannem karıncalardan arındırmak için defalarca havalandırmış, dağıtmıştı tepsiler içinde, sonra yine defalarca yıkamıştı. Yıllar sonra nasıl reçel haline dönüşüp soframıza geldiğini merak edip tarifini alsam da hiç gül reçeli yapmadım. Ama bildiğim bir Şey varsa; o da evi, yuva yapan evin mutfağından yayılan kokulardır diyebilirim. Mutlu bir sofrada daima reçel olmalıdır gibi gelir bana. Her mevsim çocuklara, torunlara kavanoz kavanoz yapıp verilen reçeller, sanki aile olmanın gereği gibidir. Geçmişte bununla ilgili de bir an yaşanmış olmalı, böyle bir his içine girdiğime göre. Belki de anneannemin, gülleri toplarken; "Bizim çocuklar da yesin" sözü belleğimi kodlamıştır. Kendimi önemli hissettirmiş olabilir.
***

     Durup dururken, şimdi bu çiçek muhabbeti de nereden çıktı diyenlere;

     Öncelikle vurgulamalıyım ki yukarıdaki bölüm, son projem "IHLAMUR ÇİÇEĞİ" kitap çalışmamın giriş bölümünden bir alıntı. Buraya taşımaktaki amacımsa; gündem o kadar acımasız, tatsız, sevimsiz ve zevksiz ki bir nebze olsun eski güzel yılların temiz, saf, çıkarsız kokusunu solumanızı salık verdim. Zira buna benim de en az sizler gibi ihtiyacım vardı. Ağaçların, ormanların çıkar uğruna talan edildiği, yenmez çiğnenmez diye çiçek yetiştirme zevkinin köreldiği, doğanın sadece yakamozdan ibaret olduğunun zannedildiği bir evrim geçiriyoruz adeta. Kimin için, neyin için bu değişim!

     Çocukluğumda Kaptan Jacques-Yves Cousteau adındaki bilim adamının projesi denizaltı belgesellerini izler, doğanın güzelliklerine adeta büyülenirdim. Şimdilerde Leonardo DiCaprıo'nun sunduğu belgeselleri izleyip dertleniyorum. Biliyor musunuz; Dünyada sadece Colombiya, Madagaskar ve Endonezya'da olmak üzere sadece üç tane yağmur ormanı kalmış. Yedi kıtanın her birine bir yağmur ormanı bile düşmezken süregelen talan tam bir akıl tutulması değil de ne?

     Yağmuru, ağacı, çiçeği, yeşili bol bir Karadeniz insanı olarak endişe içindeyim.

     İlk kez sosyal medya kullanmaya başlangıcım kızımın "farmwille", "citywılle" gibi oyunları oynamak için adıma sosyal medya hesabı açmasıyla başladım. Kızım, derslerinden kalan zamanında bu oyunları oynuyor, şehir kuruyor, çiftlık kuruyor, ağaç dikip sebze-meyve, çiçek yetiştirdikçe puan topluyordu. Sonradan öğrendim, meğer bütün ülke klavye başında mühendis ya da çiftçi olmuş. 

     Büyüdüğüm yer olan memleketim Sinop'un şirin ilçesi Gerze'de çocukluğumdan son birkaç yıl öncesine kadar Temmuz ayının onsekizinden sonra üç gün boyunca kültür-sanat festivali yapılır, bu süreçte bahçe peyzaj alanında tüm ilçeyi kapsayan bir yarışmayla en güzel üç bahçe seçilir ve bahçe sahipleri derecelerine göre belli miktarda odun kömür desteği ile ödüllendirilir, bahçe duvarlarına da plaketler çakılırdı. Şunu da belirtmemde yarar görüyorum; Bunun için hiç kimse özel bir çabaya girmezdi. Çünkü halkın zaten doğa bilinci ve yaşama sevinci vardı. Ağaçların, çiçeklerin hayatı güzelleştirdiği düşünülür, bilinirdi. Anneler gününde, öğretmenler gününde, doğum günlerinde, tüm özel günlerde en güzel hediye çiçekti. Şimdi sevgililer bile birbirine taş hediye ediyorlar tıpkı penguenler gibi. 

     Ne oldu da hayattan zevk almayı unuttu insanlar? 

     Tükettiğimiz hormonlu yiyecekler mi yoksa koku, tat ve haz duygularımızı köreltti. Bilmiyorum! Sadece düşünüyorum. Bulduğum cevaplar beni tatmin etmediği için de bir BİR BİLEN ARIYORUM. Çocukluğumda sabahları ekmek almaya gidip gelene kadar önünden geçtiğim bahçe duvarları ardından sarkan çiçek kokularını özlüyorum.
Sevgiyle...

Seda ATALAY




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

SeS SEDA *** Ana Sayfası***